bu Haftamızın konusu °°Nefsi yenmek ve şeytana karşı koymak°°
1 sayfadaki 1 sayfası • Paylaş •
bu Haftamızın konusu °°Nefsi yenmek ve şeytana karşı koymak°°
[size=24]Aklı başında olan kimsenin, nefsin azgın arzularını açlıkla sindirmesi gerekir. Çünkü Allah'ın (C.C.) düşmanını (nefsin azgın arzularını) ancak açlık gemleyebilir.
Nefsin azgın arzuları, yemek ve içmek şeytanın vasıtalarıdır. Nitekim Peygamberimiz (S.A.S.) şöyle buyurur:
— Şeytan, insan vücudunda kan damarları yolu ile dolaşır, Binan-aleyh siz onun dolaşım yolunu açlıkla daraltınız. Kıyamet günü, insanla-rın Allah'a en yakın olanı, en uzun müddet aç ve susuz kalanıdır.»
İnsanoğlu hesabına en büyük tehlike kaynağı, midenin doyumsuz ar-zularıdır. Hz. Adem (A.S.) ile Havva'nın huzur ve istikrar yurdundan (cen-netten) çıkarılarak horluk ve yokluk diyarına (dünyaya) gönderilmeleri-nin sebebi odur.
Bilindiği gibi bir ağaç meyvesinden yemek, kendilerine Allah tarafın-dan yasaklandığı halde azgın arzularına yenilerek sözkonusu ağacın mey-vesinden yediler de çırılçıplak kalıverdiler.
Tahkike göre, mide, aşırı arzuların kaynağıdır. Hikmet ehlinden biri der ki, «nefsinin kontrolu altına giren kimse, onun azgın arzularından hoş-lanmaya mahkûm olmuş, onun yanılmalar zindanında tutuklanmış ve kal-bini faydalı şeylerden mahrunr etmiş olur. Vücud azaları toprağını azgın arzularla sulayanlar, kalblerinde pişmanlık ağacı dikmiş olurlar.»
Ulu Allah (C.C.) canlıları üç türlü yaratmıştır: Melekleri akıllı ve fa-kat azgın isteksiz yaratmıştır. Hayvanları azgın isteklerle donatmış fa-kat onların yapısına akıl katmamıştır.
İnsanoğlunu ise akıl ve arzuları birarada yapısına katarak yaratmış-tır. Buna göre aklını azgın arzularının kontrolüne veren kimse hayvan-lardan aşağıdır, bunun tersine azgın arzularını aklının kontrolü altında tutan kimse de meleklerden üstündür.
—HİKÂYE—
İbrahim Havvas (raimehullahu) anlatıyor: Bir gün Likâm dağında idim. Bir nar ağacı gördüm, canım çekti, ondan bir nar kopararak yar-dım, ekşiymiş, elimden attım ve yoluma devam ettim. Az ileride birini gör-düm, yere serilmiş ve üzerine arılar üşüşmüştü.
Adama selâm verince «aleykümselâm, ya İbrahim» diye cevap ver-di. «Beni nereden tanıyorsun» diye sordum. «Allah'ı tanıyanlara hiç bir şey saklı değildir» karşılığını verdi. Ona «anlaşılan Allah ile münasebetin var, şu arılardan seni kurtarmasını O'ndan istesene» diye takıldım.
Bana şu cevabı verdi, «ben de senin Allah ile münasebetin olduğunu sanıyordum. Asıl kendin, nar düşkünlüğünden seni kurtarmasını istesene! Nar düşkünlüğünün acısını insan ahirette çeker, oysa arı sokmasının acı-sı dünyadadır. Öte yandan arı sokması vücudu incittiği halde azgın arzu-lar, iğnelerini kalbe batırırlar.»
Bana ağır, fakat faydalı bir ders veren adamı kendi halinde bıraka-rak yoluma devam ettim.» .
Nefsin aşırı arzuları padişahları köle yaptığı gibi sabır da köleleri pa dişahlığa yükseltir. Hz. Yusuf (A.S.) sabrı sayesinde Mısır meliki oldu. Bu-na karşılık Züleyha, nefsinin azgın arzusu yüzünden, Hz. Yusuf'a (A.S.) karşı duyduğu aşkı gemleyemediği için zavallı, düşkün, yoksul, yaşlı ve gözlerinden mahrum bir duruma düştü.
Ebul Hasan Errazi'nin (rehimehullahu) anlattığına göre,ölümünden iki yıl sonra babasını rüyasında görür, üzerinde katrandan bir elbise var-dır. Ona sorar, «babacığım, niye seni cehennemliklerin kılığı içinde görü-yorum.»
Babası «yavrum, nefsim beni cehenneme sürükledi! Sakın nefsine al-danma» der.
Şairin biri bu konuda şöyle der:
Başıma dört belâ sarıldı.
Sapıklığım ve iradesizliğim yüzünden düştüm pençelerine:
Şeytan, dünya, nefsim ve sonu olmayan arzular. '
Hepsi de düşmanım, acaba kurtuluş nasıl?
İhtiras ve kuruntuların karanlığında
Nefsimin beni sonu olmayan arzulara çağırdığını görüyorum.»
. .
Hatem'ül Asam (rehimehullahu) der ki, «nefsim ayakbağım, ilmim silâhım günahım hayal kırıklığım ve şeytan da düşmanımdır. Nefsimin ar-zusuna, hiç bir zaman, uymam.»
Ehli marifetten bir zatın şöyle, dediği nakledilir: Cihad üç türlüdür. Birincisi kâfirlerle savaşmaktır ki, bu zahirî cihad'dır. Ulu Allah'ın «Allah yolunda cihad edenler...» âyet-i celilesinde, cihadın bu çeşidine işaret edilmiştir (20).
İkinci çeşit cihad ilimle ve inandırıcı ********************ller ile batılın taraftarlarına karşı verilen cihaddır. «En iyi usulle onlara karşı koy» âyet-i kerimesi, bu çeşit cihada işaret eder. (21)
Üçüncü çeşit cihad, kötülüğü emreden nefse karşı verilen cihaddır. Bunun hakkında Allah şöyle buyurur:
—Bizim uğrumuzda cihad edenlere yollarımızı gösteririz» (22).
Peygamber'imiz (S.A.S.) de bu konuda şöyle buyurur:
— En faziletli cihad, nefse karşı verilen cihaddır.»
Nitekim sahabîler (Allah onlardan razı olsun) kâfirlere karşı verilen bir savaştan dönünce «küçük cihaddan büyük cihada döndük» derlerdi.
Nefse, şeytana ve azgın isteklere karşı verilen cihada «büyük cihad» ismini vermelerinin sebebi şudur: Nefse ve azgın arzulara karşı verilen ci-had aralıksızdır, oysa kâfire karşı arasıra savaş verilir. Öte yandan cephe savaşçısı düşmanını görür, fakat şeytan görünmez, görünür düşmana karşı cihad vermek, görünmez düşmanla cihad etmekten daha kolaydır.
Bir de şeytana karşı savaşırken onun, senin nefsinde bir destekçi-si vardır, bu destekçi nefsin azgın arzularıdır, oysa ki kâfirlerle yapılan savaşta onların senin nefsinde öyle bir yardımcıları yoktur, bu yüzden şeytana karşı verilen cihad daha çetindir.
Yine savaşta kâfir öidürürsen zafer ve ganimet elde edersin, kâfir seni öldürürse şehitlik rütbesi ile cennet kazanırsın. Halbuki şeytanı öl-düremezsin, ama eğer o seni öldürecek olursa Allah'ın cezasına çarpı-lırsın.
Nitekim derler ki: «Savaşta atını elinden kaçıran kimse düşmanın eline düşer, buna karşılık imanını yitiren kimse Allah'ın gazabına uğrar, böyle bir şeyden Allah'a sığınırız!...»
Diğer yandan, kâfirlerin eline esir düşen kimsenin elleri boynuna bağlanmaz, ayaklarına pranga vurulmaz, aç ve çıplak bırakılmaz. Oysa Allah'ın öfkesine muhatap olan kimsenin yüzü kara olur, elleri boynuna kelepçelenir, ayakları ateşten prangalara vurulur, yediği ateş, giydiği ateş ve içtiği ateş olur.
(20) Kur'an-ı Kerim/Maide Suresi, 54
(21) Kur'an-ı Kerim/Nah! Sûresi, 125
(22) Kur'an-ı Kerim/Ankebut Sûresi, 69
Nefsin azgın arzuları, yemek ve içmek şeytanın vasıtalarıdır. Nitekim Peygamberimiz (S.A.S.) şöyle buyurur:
— Şeytan, insan vücudunda kan damarları yolu ile dolaşır, Binan-aleyh siz onun dolaşım yolunu açlıkla daraltınız. Kıyamet günü, insanla-rın Allah'a en yakın olanı, en uzun müddet aç ve susuz kalanıdır.»
İnsanoğlu hesabına en büyük tehlike kaynağı, midenin doyumsuz ar-zularıdır. Hz. Adem (A.S.) ile Havva'nın huzur ve istikrar yurdundan (cen-netten) çıkarılarak horluk ve yokluk diyarına (dünyaya) gönderilmeleri-nin sebebi odur.
Bilindiği gibi bir ağaç meyvesinden yemek, kendilerine Allah tarafın-dan yasaklandığı halde azgın arzularına yenilerek sözkonusu ağacın mey-vesinden yediler de çırılçıplak kalıverdiler.
Tahkike göre, mide, aşırı arzuların kaynağıdır. Hikmet ehlinden biri der ki, «nefsinin kontrolu altına giren kimse, onun azgın arzularından hoş-lanmaya mahkûm olmuş, onun yanılmalar zindanında tutuklanmış ve kal-bini faydalı şeylerden mahrunr etmiş olur. Vücud azaları toprağını azgın arzularla sulayanlar, kalblerinde pişmanlık ağacı dikmiş olurlar.»
Ulu Allah (C.C.) canlıları üç türlü yaratmıştır: Melekleri akıllı ve fa-kat azgın isteksiz yaratmıştır. Hayvanları azgın isteklerle donatmış fa-kat onların yapısına akıl katmamıştır.
İnsanoğlunu ise akıl ve arzuları birarada yapısına katarak yaratmış-tır. Buna göre aklını azgın arzularının kontrolüne veren kimse hayvan-lardan aşağıdır, bunun tersine azgın arzularını aklının kontrolü altında tutan kimse de meleklerden üstündür.
—HİKÂYE—
İbrahim Havvas (raimehullahu) anlatıyor: Bir gün Likâm dağında idim. Bir nar ağacı gördüm, canım çekti, ondan bir nar kopararak yar-dım, ekşiymiş, elimden attım ve yoluma devam ettim. Az ileride birini gör-düm, yere serilmiş ve üzerine arılar üşüşmüştü.
Adama selâm verince «aleykümselâm, ya İbrahim» diye cevap ver-di. «Beni nereden tanıyorsun» diye sordum. «Allah'ı tanıyanlara hiç bir şey saklı değildir» karşılığını verdi. Ona «anlaşılan Allah ile münasebetin var, şu arılardan seni kurtarmasını O'ndan istesene» diye takıldım.
Bana şu cevabı verdi, «ben de senin Allah ile münasebetin olduğunu sanıyordum. Asıl kendin, nar düşkünlüğünden seni kurtarmasını istesene! Nar düşkünlüğünün acısını insan ahirette çeker, oysa arı sokmasının acı-sı dünyadadır. Öte yandan arı sokması vücudu incittiği halde azgın arzu-lar, iğnelerini kalbe batırırlar.»
Bana ağır, fakat faydalı bir ders veren adamı kendi halinde bıraka-rak yoluma devam ettim.» .
Nefsin aşırı arzuları padişahları köle yaptığı gibi sabır da köleleri pa dişahlığa yükseltir. Hz. Yusuf (A.S.) sabrı sayesinde Mısır meliki oldu. Bu-na karşılık Züleyha, nefsinin azgın arzusu yüzünden, Hz. Yusuf'a (A.S.) karşı duyduğu aşkı gemleyemediği için zavallı, düşkün, yoksul, yaşlı ve gözlerinden mahrum bir duruma düştü.
Ebul Hasan Errazi'nin (rehimehullahu) anlattığına göre,ölümünden iki yıl sonra babasını rüyasında görür, üzerinde katrandan bir elbise var-dır. Ona sorar, «babacığım, niye seni cehennemliklerin kılığı içinde görü-yorum.»
Babası «yavrum, nefsim beni cehenneme sürükledi! Sakın nefsine al-danma» der.
Şairin biri bu konuda şöyle der:
Başıma dört belâ sarıldı.
Sapıklığım ve iradesizliğim yüzünden düştüm pençelerine:
Şeytan, dünya, nefsim ve sonu olmayan arzular. '
Hepsi de düşmanım, acaba kurtuluş nasıl?
İhtiras ve kuruntuların karanlığında
Nefsimin beni sonu olmayan arzulara çağırdığını görüyorum.»
. .
Hatem'ül Asam (rehimehullahu) der ki, «nefsim ayakbağım, ilmim silâhım günahım hayal kırıklığım ve şeytan da düşmanımdır. Nefsimin ar-zusuna, hiç bir zaman, uymam.»
Ehli marifetten bir zatın şöyle, dediği nakledilir: Cihad üç türlüdür. Birincisi kâfirlerle savaşmaktır ki, bu zahirî cihad'dır. Ulu Allah'ın «Allah yolunda cihad edenler...» âyet-i celilesinde, cihadın bu çeşidine işaret edilmiştir (20).
İkinci çeşit cihad ilimle ve inandırıcı ********************ller ile batılın taraftarlarına karşı verilen cihaddır. «En iyi usulle onlara karşı koy» âyet-i kerimesi, bu çeşit cihada işaret eder. (21)
Üçüncü çeşit cihad, kötülüğü emreden nefse karşı verilen cihaddır. Bunun hakkında Allah şöyle buyurur:
—Bizim uğrumuzda cihad edenlere yollarımızı gösteririz» (22).
Peygamber'imiz (S.A.S.) de bu konuda şöyle buyurur:
— En faziletli cihad, nefse karşı verilen cihaddır.»
Nitekim sahabîler (Allah onlardan razı olsun) kâfirlere karşı verilen bir savaştan dönünce «küçük cihaddan büyük cihada döndük» derlerdi.
Nefse, şeytana ve azgın isteklere karşı verilen cihada «büyük cihad» ismini vermelerinin sebebi şudur: Nefse ve azgın arzulara karşı verilen ci-had aralıksızdır, oysa kâfire karşı arasıra savaş verilir. Öte yandan cephe savaşçısı düşmanını görür, fakat şeytan görünmez, görünür düşmana karşı cihad vermek, görünmez düşmanla cihad etmekten daha kolaydır.
Bir de şeytana karşı savaşırken onun, senin nefsinde bir destekçi-si vardır, bu destekçi nefsin azgın arzularıdır, oysa ki kâfirlerle yapılan savaşta onların senin nefsinde öyle bir yardımcıları yoktur, bu yüzden şeytana karşı verilen cihad daha çetindir.
Yine savaşta kâfir öidürürsen zafer ve ganimet elde edersin, kâfir seni öldürürse şehitlik rütbesi ile cennet kazanırsın. Halbuki şeytanı öl-düremezsin, ama eğer o seni öldürecek olursa Allah'ın cezasına çarpı-lırsın.
Nitekim derler ki: «Savaşta atını elinden kaçıran kimse düşmanın eline düşer, buna karşılık imanını yitiren kimse Allah'ın gazabına uğrar, böyle bir şeyden Allah'a sığınırız!...»
Diğer yandan, kâfirlerin eline esir düşen kimsenin elleri boynuna bağlanmaz, ayaklarına pranga vurulmaz, aç ve çıplak bırakılmaz. Oysa Allah'ın öfkesine muhatap olan kimsenin yüzü kara olur, elleri boynuna kelepçelenir, ayakları ateşten prangalara vurulur, yediği ateş, giydiği ateş ve içtiği ateş olur.
(20) Kur'an-ı Kerim/Maide Suresi, 54
(21) Kur'an-ı Kerim/Nah! Sûresi, 125
(22) Kur'an-ı Kerim/Ankebut Sûresi, 69
_________________
Bize dünya ve ahirette iyilik, güzellik ver ve Cehennem azabından bizi koru!..."
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile
Allahım kalbimizden sevgini,
dilimizden ismini eksik etme
Allahım Sana hakkıyla kul,
efendimiz Hz.Muhammed'e (sallallahu aleyhi vesellem) hakkıyla ümmet olmayı nasibeyle.
(amin)
ALLAH'ım
Affedicisin
Cömertsin
Affı Seversin
Beni Ve Tüm İnanan Kullarını Affet

İSLAM NURU YÖNETİCİ- Admin

- Ruh hali:
Mesaj Sayısı: 7311
Yaş: 26 Nerden: KONYA
Lakap: HUZUR İSLAMLA Reputation: 32 Points: 10817 Kayıt tarihi: 08/02/09
İSLAM MUTLULUKTURİSLAM MUTLULUK VE HUZURDUR:



(5000/6000) -

Geri: bu Haftamızın konusu °°Nefsi yenmek ve şeytana karşı koymak°°
Müslüman Olmak Nedir? Ne değildir? (Taklidi ve Tahkiki imana NEFS ve RUH üzerinden tasavvufi bir bakış)
Müslümanlık nefsi değil; şeytanı yenmektir. Kısa ama önemli bir giriş çünkü ne yazık ki çoğu kimse bunun farkını ve bu farkın doğurduğu sonuçları görmemektedir. Bu konuyu çözersek evreni, insanı, ayetlerin bize gösterdiğini, putpersetliği, tarihsel olayları hatta siyasi olayları çok rahatlıkla çözeriz. Ve bir anda gidilecek yol ve aslında bizim o yolun nersinde olduğumuz karşımızda belirir. Çünkü iman yalnızca inanmaktır, unutmayın ki putperstler de inanırmış yani ateist değillerimiş. Oysa ki İslam bize ALLAH’a iman etmemizi söyler. Marifet budur; marifet bizi mutluluğa götürecek ilahi bir kavrama tutunmak değildir. Ve ne yazık ki yerine çoğunlukla putperestliğe bırakmış “İslam” inancını anlatabilmek bizim gayemizdir inşallah. Bu yazımızın konusu nasıl müslüman olunurun şematik ve ruhsal çözümü üzerine.
Müslümanlık nefsi değil; şeytanı yenmektir dedik. Nefs ile seytanın farkını düşünmeye başladığımda aklımda beliren cümledir bu. Buna beni iten neden ise evrenin yaratılış nedenini vahdet-i vücud çerçevesinde sorgulama çabamdı. Müslüman olmak nefs ile alakalı değildir yalnızca şeytanı yenmektir. Çünkü nefs yalnızca ister, istemekten başka sana hiçbişey yaptırtmaz yani aklına hükmedemez. Oysaki şeytan sana hiçbirşey istetemez ama akla hükmedebilme, seni ikna edebilme(”Boşver tövbe edersin”, “Bu son”…) kapasitesine sahiptir. Nefste ise bu durum yoktur.
Dolayısıyla bir insanın müslüman olabilmesi yalnızca tasdikten yani tefekkürden geçtiği için o kısmına da nefs karışmadığı için müslüman olurken yalnızca seytanı yenmek zorundadır insan. Günah-Sevap çizgisinden geçerken ise hem nefsi hem de şeytanı yenmelidir. Şöyle düşünebiliriz:
Örneğin içki içeçeksin canın çok istedi. Bunu isteyen nefsindir ama nefs yalnızca ister, bir anda melek karşı çıkar günah olduğunu, yapmaman gerektiğini söyler. Aklını ikna edebilir ve nefsini yenebilirsin ama işte o noktada şeytan devreye girer ve sana mantıklı bir izah yapmaya çalışır, seni ikna etmeye çalışır. Boşver tövbe edersin, bi daha yapmazsın gibi fikirlerle seni rahatlatmaya çalışır. Fikir veren şeytan, isteyen nefstir.
Bu noktada bir şema ile durumu daha belirgin hale getirmeye çalışayım.
[url=http://bp3.blogger.com/_L3Z3UUmGxXs/Rexje5XCucI/AAAAAAAAAAM/9-VkMDTyVVA/s320/insan11.JPG]
[/url]
Şemada görülen parçaları teker teker inceleyecek olursak:
- Şeytan : Yalnızca mantık kurmaya çalışır en baştada belirttiğim gibi.Nefsin isteklerin doğruluğunu anlatmaya çalışır yada boşver sonra tövbe edersin diyerek seni telkin eder. Yahutta imani vesveseler doğurur. İmani veseveseleri doğuran şeytandır, nefs değildir. Zaten dikkat ederseniz genelde nefsine düşkün insanların da bir “yaratıcıya” sorunsuz yöneldiklerini görürsünüz.
- Melek : Melek de mantık kurup aklına telkin eder fakat seni(aklını) ruha doğru sevk etmeye çalışır; şeytanın tam tersi olarak. Şeytanın yaptığının tam tersidir aslında. Seni devamlı olarak uyarmaya çalışır. Uyaran ruh değil melektir.
- Nefs : Yalnızca ister. Başka hiçbişey yapmaz. Devamlı olarak ister. İstediği şeyler dünyevidir. Seni devamlı olarak huzursuz eder. Doyurdukça daha da büyür ve bir sonraki istediği daha da şiddetli olacaktır.
- Ruh : Ruh hakkında pek bir bilgimiz yoktur açıkçası. Onun nefsin tam tersi olarak devamlı uhrevi olanı istediğini söylemek yeterlidir belkide. Yani ruh ve nefs hissettiklerimizin toplamıdır.
Örneğin istemek : Dünyevi de olabilir (nefsani), uhrevi de olabilir (ruhani)
Örneğin korku : Dünyevi de olabilir(nefsani), uhrevi de olabilir (ruhani)
Şimdi bu diyagramdan ve bu açıklamalardan bazı sonuçlar çıkarabiliriz.
1-) Sevaba girmek yalnızca müslümana has bir durumdur. Yani yalnızca sevaba ruhun isteklerini yerine getirerek girersin ve ruh ise dünyevi hiçbirşey ile ilgilenmez yalnızca uhreviyi ister.
2-) Nefsi açlık+zikir yener. Yalnızca açlık yada yalnızca zikir değil. Mesela açlık orucuna yatmış bir marksist nefsini yenmiş sayılmaz. Çünkü zikir yapmamaktadır. Aslında açlık orucuna yatması da bir nevi nefsani özelliktir çünkü dünyevi alem için “kendisini” ispat etmeye çalışır. Dolayısıyla yemek gibi bir nefsani isteğinden yalnızca onun yerine başka bir nefsani isteğini koyarak vazgeçer. Bunu yaparken de şeytan kendisine romantizmi, duygusallığı tatbik ederek, mantıksal bir çıkarım sağlar.
Bunu şöyle bir soru ile de açıklayabiliriz. Bir ateist nefsini yenebilir mi?
Hayır.
Çünkü nefsi yenmek yani bir isteğinden vazgeçmek o istekten hakikaten vazgeçmektir. O isteğin yerine başka bir istek koymak değildir.
Aslında bunu yalnızca ateist olarak söylemek bünyesinde hata barındırır. Çünkü her insan aynı insandır, aynı bileşenlerden oluşmuştur ve her insan kimi zaman ruhani kimi zaman nefsani hallere girip şeytanın yada meleğin aklına hükmetmesine izin verir defalarca.
Gerçek iyiliği hem nefsin hem şeytanı yenerek yapabilirsin. Oysaki bir insanın başkası ona iyi desin diye iyilik yapması, nefsin kendisinden fedakarlık yapmayacağı( örneğin maldan harcamak) birşeyi, onu başka bir noktaya yani “başkalarında övgü alacaksın bak” noktasına sürükleyerek olur.Bu da iyilik yani nefsi terbiye etmek değildir. Yalnızca o duygusallığı yaşamak olur.
Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanmadıkları halde mallarından başkalarına [sırf] insanlar görüp takdir etsinler diye harcayanlar[ı Allah sevmez]; yakın dostu şeytan olan kişi, ne kötü dost sahibidir! (Nisa - 49)
Dolayısıyla nefsi yenebilmek için ilk önce şeytanı yenmek(yani müslüman olmak) şarttır. Müslüman olmak ise nefsin-ruhun-şeytanın ve meleğin farkına varıp aklınla tasdik edebilmektir diyebiliriz.
3-)Şeytanın yalnızca nefsani olanı mantıksal olarak telkin etmesi, yada imani meselelerde vesvese çıkarmasını kurandan kontrol edebildiğim kadari ile doğru bir çıkarım. Çünkü kuranda şeytandan bahsederken imani meselelerden bahsetmekte.
4-) Tam emin olmamamla birlikte ruh Allahın sıfatlarından müteşekkildir. Fakat nefste Allahın hiçbir sıfatı yoktur. Şeytanda Allahın sıfatı vardır. Melekte de Allahın sıfatı vardır fakat nefste Allahın hiçbir sıfatı yoktur.
5-) Dedik ki nefs dünyevi olanı ruh ise uhrevi olanı ister. Dolayısıyla Allah’ı dünyevi olarak algılayamayışımızın nedeni burda çözülüyor. Eğer dünyevi olarak algılayabilmiş olsaydık bu sefer ilahi kavram yok olacak ve ilahi kavram da dünyevi yani nefsani olacaktı. Oysaki bu ilahi ve dünyevi varoluşa terstir. Onun için Kuran bize:
Maide-35. Ey iman edenler, Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın, O’nun yolunda cihad edin ki, mutluluğa erebilesiniz.
der. Ona ulaşmak için vesile aramak. Doğrudan ulaşamayız; buna Allah izin vermez. onun için bize vesilelerden bahseder. Bu vesilelere bakıp aklımızı kullanarak ona ulaşmaya çalışmak insanın vazifesidir.
Bu noktada açıklamamız gereken 2 kavram bulunmakta:
1-) Taklid-i iman
2-) Tahkik-i iman
Bunun açıklamasını bu linkten alıntılayabiliriz:
——
İman genel olarak iki kısma ayrılır: Taklidi ve tahkiki iman. Taklidi iman; anneden-babadan, çevreden görerek kazanılan imandır. Esasen çoğumuzun imanı taklididir ve her an sönecek gibi duran zayıf ışıklı bir lamba gibidir. Tahkiki iman ise, ********************llerle kuvvetlendirilen imandır. Bu ise ancak ilimle mümkün olabilir. Burada ilimden maksat kainatta Allah’ın varlığına işaret eden ********************lleri bilmek, aramak, fark etmek, tefekkür etmektir. Tabi şu ayrıntıyı bilmek de önemli, az önce tarifini yaptığımız tahkiki iman ve elde etme metodu Akaid ilmine göredir ve yüzeysel sayılabilir. Tasavvufi açıdan bakacak olursak tahkiki iman marifetullah ile bağlantılıdır ve sadece ilimle elde edilmesi mümkün değildir. Kalp tasfiyesi ve nefis tezkiyesini gaye edinen tasavvufta tahkiki iman yolun sonunda varılacak bir mertebedir. Hz. Ali’nin (ra) buyurduğu gibi; “Perdeler kalkıp Allah’ı görsem imanımda bir ziyadeleşme olmaz..” diyebilmek ve; Cibril hadisinden bize ulaşan “ihsan” makamında olmak, yani “Allah’ı görüyor gibi O’na kulluk etmek..”
——
Yazar tahkik-i imanı Marifetullah ile bağdaştırmış. Marifetullahın anlamına baktığımızdfa ise bunun nedenli doğru olduğunu görmekteyiz. Marifetullah Allahı Bilmektir.
Çok güzel bir sonuca ulaştık. Demekki İslam alimleri yani tahkik-i iman mertebesi aslında Allaha inanmaz; O’nu bilir. Çünkü inanmak cehaletin göstergesidir. Bilginin olmadığı yerde inanç vardır. İnançtan kurtulmanın yolu ise taklid-i imandan tahkik-i imana çıkabilmektir.
Bu ise ilim+açlık+zikir ve tefekkür ile olur ancak. Şurası çok önemli ki birinin bile eksik olması sizi tahkiki imana taşımayacaktır.
Nasıl?
Zor mu?
Evliyalar bizler için boşuna nefs-i emmarenin kurtuluşu çok zayıftır dememiştir.
Yani daha müslüman olmaya çok işimiz var.
Müslümanlık nefsi değil; şeytanı yenmektir. Kısa ama önemli bir giriş çünkü ne yazık ki çoğu kimse bunun farkını ve bu farkın doğurduğu sonuçları görmemektedir. Bu konuyu çözersek evreni, insanı, ayetlerin bize gösterdiğini, putpersetliği, tarihsel olayları hatta siyasi olayları çok rahatlıkla çözeriz. Ve bir anda gidilecek yol ve aslında bizim o yolun nersinde olduğumuz karşımızda belirir. Çünkü iman yalnızca inanmaktır, unutmayın ki putperstler de inanırmış yani ateist değillerimiş. Oysa ki İslam bize ALLAH’a iman etmemizi söyler. Marifet budur; marifet bizi mutluluğa götürecek ilahi bir kavrama tutunmak değildir. Ve ne yazık ki yerine çoğunlukla putperestliğe bırakmış “İslam” inancını anlatabilmek bizim gayemizdir inşallah. Bu yazımızın konusu nasıl müslüman olunurun şematik ve ruhsal çözümü üzerine.
Müslümanlık nefsi değil; şeytanı yenmektir dedik. Nefs ile seytanın farkını düşünmeye başladığımda aklımda beliren cümledir bu. Buna beni iten neden ise evrenin yaratılış nedenini vahdet-i vücud çerçevesinde sorgulama çabamdı. Müslüman olmak nefs ile alakalı değildir yalnızca şeytanı yenmektir. Çünkü nefs yalnızca ister, istemekten başka sana hiçbişey yaptırtmaz yani aklına hükmedemez. Oysaki şeytan sana hiçbirşey istetemez ama akla hükmedebilme, seni ikna edebilme(”Boşver tövbe edersin”, “Bu son”…) kapasitesine sahiptir. Nefste ise bu durum yoktur.
Dolayısıyla bir insanın müslüman olabilmesi yalnızca tasdikten yani tefekkürden geçtiği için o kısmına da nefs karışmadığı için müslüman olurken yalnızca seytanı yenmek zorundadır insan. Günah-Sevap çizgisinden geçerken ise hem nefsi hem de şeytanı yenmelidir. Şöyle düşünebiliriz:
Örneğin içki içeçeksin canın çok istedi. Bunu isteyen nefsindir ama nefs yalnızca ister, bir anda melek karşı çıkar günah olduğunu, yapmaman gerektiğini söyler. Aklını ikna edebilir ve nefsini yenebilirsin ama işte o noktada şeytan devreye girer ve sana mantıklı bir izah yapmaya çalışır, seni ikna etmeye çalışır. Boşver tövbe edersin, bi daha yapmazsın gibi fikirlerle seni rahatlatmaya çalışır. Fikir veren şeytan, isteyen nefstir.
Bu noktada bir şema ile durumu daha belirgin hale getirmeye çalışayım.
[url=http://bp3.blogger.com/_L3Z3UUmGxXs/Rexje5XCucI/AAAAAAAAAAM/9-VkMDTyVVA/s320/insan11.JPG]
Şemada görülen parçaları teker teker inceleyecek olursak:
- Şeytan : Yalnızca mantık kurmaya çalışır en baştada belirttiğim gibi.Nefsin isteklerin doğruluğunu anlatmaya çalışır yada boşver sonra tövbe edersin diyerek seni telkin eder. Yahutta imani vesveseler doğurur. İmani veseveseleri doğuran şeytandır, nefs değildir. Zaten dikkat ederseniz genelde nefsine düşkün insanların da bir “yaratıcıya” sorunsuz yöneldiklerini görürsünüz.
- Melek : Melek de mantık kurup aklına telkin eder fakat seni(aklını) ruha doğru sevk etmeye çalışır; şeytanın tam tersi olarak. Şeytanın yaptığının tam tersidir aslında. Seni devamlı olarak uyarmaya çalışır. Uyaran ruh değil melektir.
- Nefs : Yalnızca ister. Başka hiçbişey yapmaz. Devamlı olarak ister. İstediği şeyler dünyevidir. Seni devamlı olarak huzursuz eder. Doyurdukça daha da büyür ve bir sonraki istediği daha da şiddetli olacaktır.
- Ruh : Ruh hakkında pek bir bilgimiz yoktur açıkçası. Onun nefsin tam tersi olarak devamlı uhrevi olanı istediğini söylemek yeterlidir belkide. Yani ruh ve nefs hissettiklerimizin toplamıdır.
Örneğin istemek : Dünyevi de olabilir (nefsani), uhrevi de olabilir (ruhani)
Örneğin korku : Dünyevi de olabilir(nefsani), uhrevi de olabilir (ruhani)
Şimdi bu diyagramdan ve bu açıklamalardan bazı sonuçlar çıkarabiliriz.
1-) Sevaba girmek yalnızca müslümana has bir durumdur. Yani yalnızca sevaba ruhun isteklerini yerine getirerek girersin ve ruh ise dünyevi hiçbirşey ile ilgilenmez yalnızca uhreviyi ister.
2-) Nefsi açlık+zikir yener. Yalnızca açlık yada yalnızca zikir değil. Mesela açlık orucuna yatmış bir marksist nefsini yenmiş sayılmaz. Çünkü zikir yapmamaktadır. Aslında açlık orucuna yatması da bir nevi nefsani özelliktir çünkü dünyevi alem için “kendisini” ispat etmeye çalışır. Dolayısıyla yemek gibi bir nefsani isteğinden yalnızca onun yerine başka bir nefsani isteğini koyarak vazgeçer. Bunu yaparken de şeytan kendisine romantizmi, duygusallığı tatbik ederek, mantıksal bir çıkarım sağlar.
Bunu şöyle bir soru ile de açıklayabiliriz. Bir ateist nefsini yenebilir mi?
Hayır.
Çünkü nefsi yenmek yani bir isteğinden vazgeçmek o istekten hakikaten vazgeçmektir. O isteğin yerine başka bir istek koymak değildir.
Aslında bunu yalnızca ateist olarak söylemek bünyesinde hata barındırır. Çünkü her insan aynı insandır, aynı bileşenlerden oluşmuştur ve her insan kimi zaman ruhani kimi zaman nefsani hallere girip şeytanın yada meleğin aklına hükmetmesine izin verir defalarca.
Gerçek iyiliği hem nefsin hem şeytanı yenerek yapabilirsin. Oysaki bir insanın başkası ona iyi desin diye iyilik yapması, nefsin kendisinden fedakarlık yapmayacağı( örneğin maldan harcamak) birşeyi, onu başka bir noktaya yani “başkalarında övgü alacaksın bak” noktasına sürükleyerek olur.Bu da iyilik yani nefsi terbiye etmek değildir. Yalnızca o duygusallığı yaşamak olur.
Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanmadıkları halde mallarından başkalarına [sırf] insanlar görüp takdir etsinler diye harcayanlar[ı Allah sevmez]; yakın dostu şeytan olan kişi, ne kötü dost sahibidir! (Nisa - 49)
Dolayısıyla nefsi yenebilmek için ilk önce şeytanı yenmek(yani müslüman olmak) şarttır. Müslüman olmak ise nefsin-ruhun-şeytanın ve meleğin farkına varıp aklınla tasdik edebilmektir diyebiliriz.
3-)Şeytanın yalnızca nefsani olanı mantıksal olarak telkin etmesi, yada imani meselelerde vesvese çıkarmasını kurandan kontrol edebildiğim kadari ile doğru bir çıkarım. Çünkü kuranda şeytandan bahsederken imani meselelerden bahsetmekte.
4-) Tam emin olmamamla birlikte ruh Allahın sıfatlarından müteşekkildir. Fakat nefste Allahın hiçbir sıfatı yoktur. Şeytanda Allahın sıfatı vardır. Melekte de Allahın sıfatı vardır fakat nefste Allahın hiçbir sıfatı yoktur.
5-) Dedik ki nefs dünyevi olanı ruh ise uhrevi olanı ister. Dolayısıyla Allah’ı dünyevi olarak algılayamayışımızın nedeni burda çözülüyor. Eğer dünyevi olarak algılayabilmiş olsaydık bu sefer ilahi kavram yok olacak ve ilahi kavram da dünyevi yani nefsani olacaktı. Oysaki bu ilahi ve dünyevi varoluşa terstir. Onun için Kuran bize:
Maide-35. Ey iman edenler, Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın, O’nun yolunda cihad edin ki, mutluluğa erebilesiniz.
der. Ona ulaşmak için vesile aramak. Doğrudan ulaşamayız; buna Allah izin vermez. onun için bize vesilelerden bahseder. Bu vesilelere bakıp aklımızı kullanarak ona ulaşmaya çalışmak insanın vazifesidir.
Bu noktada açıklamamız gereken 2 kavram bulunmakta:
1-) Taklid-i iman
2-) Tahkik-i iman
Bunun açıklamasını bu linkten alıntılayabiliriz:
——
İman genel olarak iki kısma ayrılır: Taklidi ve tahkiki iman. Taklidi iman; anneden-babadan, çevreden görerek kazanılan imandır. Esasen çoğumuzun imanı taklididir ve her an sönecek gibi duran zayıf ışıklı bir lamba gibidir. Tahkiki iman ise, ********************llerle kuvvetlendirilen imandır. Bu ise ancak ilimle mümkün olabilir. Burada ilimden maksat kainatta Allah’ın varlığına işaret eden ********************lleri bilmek, aramak, fark etmek, tefekkür etmektir. Tabi şu ayrıntıyı bilmek de önemli, az önce tarifini yaptığımız tahkiki iman ve elde etme metodu Akaid ilmine göredir ve yüzeysel sayılabilir. Tasavvufi açıdan bakacak olursak tahkiki iman marifetullah ile bağlantılıdır ve sadece ilimle elde edilmesi mümkün değildir. Kalp tasfiyesi ve nefis tezkiyesini gaye edinen tasavvufta tahkiki iman yolun sonunda varılacak bir mertebedir. Hz. Ali’nin (ra) buyurduğu gibi; “Perdeler kalkıp Allah’ı görsem imanımda bir ziyadeleşme olmaz..” diyebilmek ve; Cibril hadisinden bize ulaşan “ihsan” makamında olmak, yani “Allah’ı görüyor gibi O’na kulluk etmek..”
——
Yazar tahkik-i imanı Marifetullah ile bağdaştırmış. Marifetullahın anlamına baktığımızdfa ise bunun nedenli doğru olduğunu görmekteyiz. Marifetullah Allahı Bilmektir.
Çok güzel bir sonuca ulaştık. Demekki İslam alimleri yani tahkik-i iman mertebesi aslında Allaha inanmaz; O’nu bilir. Çünkü inanmak cehaletin göstergesidir. Bilginin olmadığı yerde inanç vardır. İnançtan kurtulmanın yolu ise taklid-i imandan tahkik-i imana çıkabilmektir.
Bu ise ilim+açlık+zikir ve tefekkür ile olur ancak. Şurası çok önemli ki birinin bile eksik olması sizi tahkiki imana taşımayacaktır.
Nasıl?
Zor mu?
Evliyalar bizler için boşuna nefs-i emmarenin kurtuluşu çok zayıftır dememiştir.
Yani daha müslüman olmaya çok işimiz var.
_________________
Bize dünya ve ahirette iyilik, güzellik ver ve Cehennem azabından bizi koru!..."
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile
Allahım kalbimizden sevgini,
dilimizden ismini eksik etme
Allahım Sana hakkıyla kul,
efendimiz Hz.Muhammed'e (sallallahu aleyhi vesellem) hakkıyla ümmet olmayı nasibeyle.
(amin)
ALLAH'ım
Affedicisin
Cömertsin
Affı Seversin
Beni Ve Tüm İnanan Kullarını Affet

İSLAM NURU YÖNETİCİ- Admin

- Ruh hali:
Mesaj Sayısı: 7311
Yaş: 26 Nerden: KONYA
Lakap: HUZUR İSLAMLA Reputation: 32 Points: 10817 Kayıt tarihi: 08/02/09
İSLAM MUTLULUKTURİSLAM MUTLULUK VE HUZURDUR:



(5000/6000) -


hafsa- GENEL MODERATÖR

- Ruh hali:
Mesaj Sayısı: 2270
Yaş: 57 Reputation: 17 Points: 4479 Kayıt tarihi: 19/06/09
İSLAM MUTLULUKTURİSLAM MUTLULUK VE HUZURDUR:



(5000/5000)
Similar topics» casus yazılımlara karsı ![Ad-Aware SE Personal 1.06 ]
» EiB - Gece Konusu
» Basınçlar konusu
» Yeni Münazara Konusu[ÖDÜLLÜ]
» bu Haftamızın konusu °°Nefsi yenmek ve şeytana karşı koymak°°
» EiB - Gece Konusu
» Basınçlar konusu
» Yeni Münazara Konusu[ÖDÜLLÜ]
» bu Haftamızın konusu °°Nefsi yenmek ve şeytana karşı koymak°°
1 sayfadaki 1 sayfası
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
